İSTANBUL VE KENTLER KİMSENİN TARLASI DEĞİLDİR!..

İSTANBUL VE KENTLER KİMSENİN TARLASI DEĞİLDİR!..

 

Kent sadece ekonomik getirileri ve farklı bir fiziki çevreyi belirtmez. Aynı zamanda siyasal aşamaları şekillendiren toplum hafızasının, sosyal ve kültürel düzenin adıdır. Bu düzenin bozulması, toplumun kent algısını, aidiyet duygusunu ve sosyal bütünleşmesini zedeleyecektir. Varacağımız nokta insanların kentlerine duyarsızlığı ve yabancılaşması olacaktır.   

İstanbul’da ve kentlerimizde yaşayanların kent değerlerine “yeşiline, denizine, tarihi yapısına” sahip çıkmasını bekliyorsak, her yeni fiziki düzenleme için toplum olurunu almak ve yaşam kaygılarını gidermek zorundayız. Bu sahip çıkış, kentlilik bilincini yükselten önemli unsurlardandır.  

Bugün tartışmaların odağında ki “Kanal İstanbul” projesine bu minvalde bakmamız gerekiyor. 

Siyasetin kanalla ilgili duruşu belli iktidar, “Türkiye’ye çağ atlatacak” diyor, muhalefet ise “ülke güvenliği için sakıncalı, bölgeyi tarumar edecek” diyor… 

Projeye evet diyenler ve İktidar“Boğaz, geçen gemi trafiğinin oluşturduğu riskler açısından her geçen yıl daha tehlikeli hale gelmektedir. Kanal İstanbul’la kent içi ulaşımda denizyolunun payının arttırılması mümkün olabilecektir.”diye projeyi savunurken, “İstanbul Boğazı’nda ki deniz trafiğinden kaynaklanan yükün azaltılması, Boğaz güvenliğinin artırılması ve yeni bir uluslararası deniz trafiğine açık bir su yolunun oluşturulması.” tezini ortaya koyuyor. 

Hayırcılar ve muhalefet ise projeye, İstanbul’un talan edilmesi olarak bakarken, Marmara ve Karadeniz ekosisteminin değişeceğini, kanalın deprem riskini tetikleyeceğini dile getiriyor. 

İktidar, Kanal İstanbul ile deprem arasında bir ilişki kurulamayacağı iddiasını sürdürürken, hayırcı uzmanlar aksini söyleyerek, “Küçükçekmece Gölü’nden 3 ayrı fay hattı geçiyor, deprem bu bölgenin değiştirilemez bir gerçeği. Proje birinci, ikinci ve üçüncü derece deprem bölgelerinde kalıyor. Bölge yapılaşmaya açılacağı için zaten riskli olan bölge daha da riskli hale gelecek.”uyarılarında bulunuyor. 

7 yılda tamamlanması öngörülen projenin, bölgeye ne kazandıracağı ve İstanbul’un acil ihtiyaçlarına ne kadar cevap olacağı önemli elbette. 

Ama kentlerle ilgili kamu adına karar verenlerin, milletin canını, malını ve kent doğasını korumak gibi önemli öncelikleri olması gerekmez mi? 

Dünya kenti İstanbul’un bir deprem felaketine karşı yeterince hazırlıklı olmadığı ve sağlıksız yapılarla kent halkının yalnız bırakıldığı ortada… 

Eğer devletin büyük projeler için bir bütçesi varsa,  gereksinimlerin kamu yararı ve vicdanına uygun olarak düzenlenmesi, yenilenen ve yeniden yapılan güvenli yapılarla da kent halkının deprem kaygısından kurtarılması gerekir. 

Var olan kaygıları gidermeden, kent yapısını iyileştirmeden, yeni düzenlemeler getirmek, olsa olsa bir güç gösterisi ve rant paylaşımıdır. Kentler kimsenin tarlası değildir. Bir şey ekilecekse, tüm paydaşlar bu sürece dahil edilmelidir. Yoksa! Kent insanına verdiğiniz değer tartışılır. 

Sonuç olarak; siyasi kimliği, sosyo-ekonomik unsuru, tarihi dokusu ve coğrafi afet haritası dikkate alınmadan İstanbul’da yapılacak değişimler ve mimari düzenlemeler, kent halkının kentlileşme sürecini etkileyecek, güvenlik problemi yaratacaktır.

Bu arada Trabzon Belediyesinin Ganita projesini kutluyorum. Kent halkı Ganita’nın eski kimliğine kavuşmasından oldukça mutlu…  

Bu gönderiyi paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

6 + 17 =